Etiketler

, , ,

“Yahu nasıl anlatsam. İşte böyle ekinden köyden, oğlandan uşaktan, yazıdan yabandan; baktıkça fikrime düşen şeyle ile eğlenip dururken…

Sırtımı ahlatın gövdesine dayamış cigara fosurdatırken…

Birden ıslak kayayı görüverdim.

Birden deyişim lafın gelişi, ıslak kaya orda ben beni bildim bileli var.

Var ama bu defa görüşüm başka.

Gözlerime dolan cıgara dumanları arasında bir daha, bir daha bakıyorum.

Yahu bu kayada ne var?

Ne oldu şimdi bana?”

“Gidin bakalım.

Her güz kurulur bu kervan.

Köy kendini geçindiremiyor. Gurbetin geliri olmasa halimiz harap.

Güzün gidecek, bahara yonca biçimde dönecekler.

Bazıları artık dönmüyor. İstanbul gurbetinde yerleşip kalanlar var.

Köyün nüfusu gide gide azalıyor.

Onlar da oraya bir bahçe kurmaya gidiyorlar.

İnsanoğlu dünyaya niçin gelir?

Herhalde bir bahçe kurmaya gelir.

Bu düşünce ile gülümsüyorum.

Dünya dediğimiz de bir gurbet değil mi? ”

“Gülüştük.

Nedir yani; bir karı-kocanın dağ başında bir köylü de olsa, birbirini sevip sayması bahtiyarlık değil midir. O sıra her ikisi de birbine bakıp:

‘Cenab-ı Hakk seni bana, çoluk- çocuğuma bağışlasın’ diye içinden geçirmesi çok mudur.

Her derdin ilacı; bir tatlı tebessüm, iki güzel söz.”

“Önce kayısıları diktik, ardından armutları. Neyi nereye dikceğimi Hacı ağabeyin tavsiyesi ile kış boyu hesap edip ezber etmiştim.”

“Büyü bozulmuştu.

.

.

.

İnsanlar sevincini kaybetmişti sanki.

Hemen her iş sanki cebri yapılıyor, sanki angaryaya dönüşüyor; yapana bir şevk vermediği gibi neticesinde de bir berekete görülmüyordu.

Kimse bir baş soğanın kıymetini bilmiyordu.

İnsanlar ne ölene eskisi gibi üzülüyor ne de doğana eskisi gibi seviniyordu.

Hasretin de gurbetin de tadı kaçmıştı. Yıllardır sürülmediği için boza yatan tarlaları çalı diken kaplamıştı, toprak küsmüş, börtü böcek dahi göçünü yükleyip gitmişti.

Tuhaf bir ıssızlık, garip bir kıpırtısızlık çöküyordu etrafa. Tilkiler çalacak tavuk bulamıyordu yani.

Bense bahçedeki güller ve meyvelerden rayihanın sarhoşluğu içinde ne geçen zamanın, ne de olup bitenin farkına varabildim.”

“İster istemez eski günlere gidiyor insan.

Can veren bir hasmın başucunda o günleri, hep benim aleyhime işleyen işleri hatırlamaktan sıkılıyorum. Sanki Azrail ile bir olup: ‘Hadi bağırsana şimdi küfretsene, tehdit etsene.’ der gibiyim. İçimin bir yanında Muhtar’a karşı yıllarca biriken husumetin kara tortusu; öte yanımda artık dünyasını terketmekte olan şu zavallı gövdeye duyduğum merhamet.”

” – Bırak baba, dört tane ağacın başını mı bekleyeceğiz burada.

Öfke kabarıp çıktı içimden. Bak sen şuna, yedi köyün içinde parmakla gösterilen bir bahçe kurdum, ömrümü verdim bu işe, kalkmış dudağının ucuyla ‘dört tane ağaç’ diyor. Tu sana hayırsız.”

“Öyle, bir tahta sıra üzerine oturup derdime yanıyorum.

Erkek adam eşinden önce gitmeli. Yaşlı bir erkek eşini kaybedince yetim çocuğa dönüyor; eli iş tutmaz, kendine bakamaz. Oysa kadınlar daha metin ve yalnızlığa dayanıklı.

Köyde kalan haneleri tek tek sayıyorum. Çoğu evde yaşlı dul bir kadın var. Amma kendilerini ayakta tutuyorlar; birbirlerine dayanıyorlar, eh pek de şikayet etmiyorlar.

Dul erkekler, oğlunun, kızının yanına sığınıyor; içi ezik, boynu bükük ver yiyeyim, ser yatayım, başında bekleyim canım çıkmasın hesabı süklüm-püklüm bir ihtiyar olup çıkıyorlar.”

“Pembe-beyaz şeftali çiçekleri, süt köpüğü gibi kabarmış erik, kaysı, vişne, kiraz çiçekleri; sarışın kızılcık çiçekleri yağıyor üstüme, serpiliyor gökten.

Aman Allah’ım, ne güzel, ne güzel.

Yağsın durmadan, yağsın ve örtsün üstümü bu çiçek kokuları, nerdeyim ben?

Gözlerimde yaş, elimde dua.

Öldüm ve bir bahçeye gömüldüm.”

Reklamlar