Başlık

Selamün aleyküm,

Sevgili blogcum, ilk göz ağrım ne haberler var sende?

Bloga ilk yazı yazılalı dört yıldan fazla zaman oldu. Yazmadım diye seni unuttum sanma. Ne de çabuk geçti yıllar. Az değil dört yıl. Dile kolay. Ömrümüz geçiyor blogcum, ömrümüz. Senin de bir ömrün var bu yüzden söylediğim şaşırtmasın seni. Geçip gitmesi üzmüyor beni. Elbette geçecek, ya geçmeseydi?

Ama nasıl geçiyor, nasıl bitiyor, nerede geçiyor? Ben sormasam, sen sormasan da bir soran olmayacak mı? Olacak elbette. Sana da bana da sorulacak. Söyle bakalım o zaman ne diyeceksin? Peki ben ne diyeceğim? Olmuyor işte, bazı cevapların provası, ezberi olmuyor.

İşte sırf bu yüzden parmaklarımın ucundan çevirdiğim çok cümle oldu. Yazdım sildim diyemem, yazmadan sildim onları. O gün seni aleyhime şahit olarak görmemek için.

Sonra zaten bir de ben biraz değiştim sanırım. Seni açarken ki duygularım da düşüncelerim de arkadaşlarım da yanımda değil. Buna büyümek mi deniyor? Şikayet ya da dert yanmak için yazmadım.

Tüm bunların yanında en önemli gerekçem: Dağılmak. En uygun kelime bu mu tam olarak bilemiyorum. Bunu sana biraz açmaya çalışacağım.

Genelde bizler bizim için çizilmiş yollarda topluca ilerlemekten güven duyarız. Yeni bir yola sapmak, tek kalmak, ürkütücü ve biraz korkutucu.

İşte ben ilk yol ayrımında ana yoldan ayrılalı 7 yıl oldu. Burada ilerlerken başka bir yola gireliyse 2 yıl. Şimdiyse bambaşka bir yola saptım. Bu kadar çok gruptan ayrılmak, yeni yollara girmek; rehbersiz ve de beş parasız üstelik dil bilmeden dünya turuna çıkmak gibi. İnsan gittiği her yerden bir şey alır ve orada bir şey bırakır. Eğer yeterince güçlü değilse, aldığı ve bıraktığı parçaları iyi organize edemezse… Dağılır.

Neden anayoldan bu kadar uzaklaştın, kaçtın dersen o mesele çok derin blogcum nefesimi o kadar uzun tutamıyorum.

Yine de dağılmak güzel. Zarifoğlu diyor ya “Düştümse Sana bakarken düştüm.” O kadar iddialı değilim, benim gözüm kesin kaymıştır ama ben de nazire yapayım. Dağıldıysam Sana yürürken dağıldım.

İşte blogcum, yeni bir yola giriyorum, girdim de. Bu defa parasızım ve dil bilmiyorum ama yolun sonunda ışık var. Tünelin çıkışı mı üzerime gelen kamyon mu paradoksuna girmeden diyebilirim ki bu sefer ki kaçış değil.

Kaçmak, erkekliğin onda dokuzuymuş. Onu erkekler düşünsün. Kaçanın anası ağlamazmış. Ağlamak güzel bir terapi, ağlasa daha iyi yani.

Kısacası blogcum, yolların uzağından sana sesim ulaşmadığından yazmadım, yazamadım bazı zamanlar. Ama seni unutmadım. Bu blogu niye açtığımı unuttum ama seni unutmadım.

Kabul, buralara pek yazasım gelmiyor. Bilemiyorum yeni ufuklara mı yelken açmalı? Lütfen, darılma. Ya hep ya hiç mi?

Son olarak, dua et blogcum dua. Duasız kalmamamız için dua. Allah’a emanet ol.

Reklamlar

IMG_0625Çok öncelerden bahsetmiştim; doğum tarihimizi hicri olarak esas aldığımızda miladi takvime göre değişken günlerde kutlama imkanımız oluyor. Kutlamak derken lafın gelişi.

Bu sene 11 Zilkade düne denk geldi ve ben birazdan yazarım diye diye bu işi pazar akşamına ötelemeyi başardım. Ertelemek değişik bir alışkanlık. Bilmeyenler için manasız ve tuhaf bir girişim.

Tam tamına… Hayır devam ettiremeyeceğim bu cümleyi. Yaşımı ne zaman sorsalar panik oluyorum. Sanki söylediğimde bunca yılını nerede harcadın diye sorguya çekilecekmişim gibi geliyor. Hiçbir zaman 18’ini bekleyenlerden olmadım hatta bunun manasını anlayamadım. Küçükken büyüsem diye de beklemedim. Ama tüm bunların zaman karşısında hiçbir hükmü yok. Büyümek isteyenlere hızlı davranmadığı gibi benim için de hiç ağırdan almadı.

Kendi içimde tekrar ediyorum şu kadar yıl şu kadar gün… Hiç üstüme alınasım gelmiyor. Kimi zaman ismim çok yabancı gelir bana. Kimi zaman kendi yüzüm kimi zamansa en yakınlarım. Böyle zamanlarda onları 50 kişinin içinden bile bulamazmışım gibi gelir. Kendimi kaybetmekten korkarım mesela. Sanki yüzüm birgün tamamen yabancı gelecekmiş gibi bir his.

Onca yıllar geçti hala şu dünyaya alışamadım. Oturup ciddi ciddi kafa yorduğum bir konu var: “Bu insanlar nasıl yaşıyor?” Olmuyor, neresinden tutsam elimde kalıyor sanki. Öylesine basit olan kimi diyaloglar için ben günlerimi veriyorum.

Hepimiz aynı boyutun insanlarıyız; zaman, mekan felan filan ama düşüncelerimizin boyutu farklı sanki. Bir sarmala mı saplandım? Çok fantastik oldu. Bilimkurgudan hoşlanmam.

Asıl meseleye dönecek olursak. Pardon, mesele neydi? Hah, 11 Zilkade diyordum. Bu sene 6 Eylül’e denk geldi seneye Allah kerim.

 

Sonbahara Güzelleme

Etiketler

Bilirsiniz işte günler, aylar ve dahi mevsimler geçip gidiyor.

Yaprakların sararmaya başlayacağı mevsim kapıya dayandı. Buraları bir de sonbaharda görseniz… Yeşilin her tonu yerini sarı, turuncu ve kırmızıya bırakır. Çam ağaçları da olmasa önceleri buralarda hakim rengin yeşil olduğuna inanmak istemezsiniz.

İnsan böyledir işte, yeni bir hale alışınca eskiyi unutuverir. Bu bir lütuf mu? Bazen evet bazen hayır. Her şey gibi. Tek bir cevabı yok.

Bitkilerin kış uykusu sonbaharla yürürlüğe girer. O yapraklar bir kez yeşil rengini kaybetti mi artık uyku vakti gelmiş demektir ve bitkiler de örneğin ayılar gibi yazdan topladıkları besini kışın kullanırlar. Doğadaki her canlı yarını için bir şeyler biriktirme telaşındayken insanlar ne biriktirir? Para, erzak, anı? Doğru cevap amel olsa gerek.

Sonbaharın acayiplikleri bu kadarla sınırlı değil. 23 eylül var mesela. Gece ile gündüz süresi eşitlenecek ve aynı meridyen üzerinde olan bütün noktalarda güneş aynı anda doğup aynı anda batacak. Ne değişik bir durum değil mi? Bir de dünyanın güneş etrafındaki yörüngesinden kaynaklanan şu 2 günlük gecikme nelere kadir kimbilir. Şubat da bu yörüngeden muzdarip… Bunları niye anlatıyorum?

“Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize O verdi. Bütün yıldızlar da O’nun emrine boyun eğmişlerdir. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir toplum için ibretler vardır.” (Nahl,12.ayet)
 
 

Güneşin geliş açısı küçülecek diye sevinirken normal şartlar altında sonbaharın buralar için yağmur mevsimi olduğunu anımsayıp üzülüyorum. Yağmur güzel de gökyüzü beyaz gri karışımı bir renk almasa… Faesko iyi biri de bu kadar gafil olmasa…

Ekim ayında tohumlar toprağa saçılacak ve kaç aylar sonra boy verecek filizler. Toprak insana emeksiz rahmet olmadığını her fırsatta hatırlatadursun biz hamurumuzda olan acelecilikten vazgeçmeyelim. Üstünde tek bir otun bile olmadığı toprakların gün gelip ekin bahçesi olacağını görelim de insandan hemen ümit keselim. Hz.Nuh’u (asm) peygamber bilip O’nun neredeyse bir asır süren sabrından bihaber olalım. En kötüsü de kendimizden yana ümit cimrisi olalım.

Ağaçlar bana kış günlerinde yapraksız kalmanın bir nimet olduğunu söylüyor. Ben ise şunu anlıyorum: Hayatta beklediğinizden daha düşük konumda olmanız o zaman zarfı için hakkınızda en hayırlısı olmadığını nereden biliyorsunuz? Ve her halime şükrediyorum. Elhamdülillah ala külli hal.

Ağaçlar bana hayatın bir devinimden ibaret olduğunu söylüyor. Ben ise şunu anlıyorum: Değiştirmek için değişmek şart.

Değişmek içi bu sonbaharı fırsat bilmek istiyorum. Amin

 

Fetret

Uzun zamandır yazmıyorum. Aslında sadece yazamamaktan değil daha bir dolu şeyi yapamamaktan muzdaribim.

Okuyamıyorum… İçten içe okumak istesem de elime kitabı alınca ruhum sıkılıyor bırakıyorum. Ev yarım ve daha başlanmamış kitapla dolu. Haliyle yeni kitap da alamıyorum bu yüzden kitap araştırması da yapamıyorum.

Sonra okuduklarımı, bildiklerimi hayatıma uygulayamıyorum. Yani ilmimle amel edemiyorum. Bu beni çok yoruyor.

Edebiyata ilgim yerle yeksan bir halde. Tamam kabul, öyle çok edebi biri değildim ama bu kadar da uzak değildim kelimelere. Üzülüyorum.

Bir de şey var. Bilemiyorum tuhaf bir durum. Beynim sanki kendini rölantiye almış gibi. Yani yeni bir şeyler öğrenmemek için direniyor. Gün içinde kendisini ne kadar az kullanırsam o kadar mutlu sanki.

O kadar çok yapmak istediğim şey var ki ama hiçbirine başlayamıyorum. Kendimi boş boş otururken buluyorum çoğu zaman. O an düşüncelerimin röntgenini çekmek gibi bir imkan olsa kocaman bir boşluk çıkardı filme.

Asıl yıkıcı olan ise ne istediğim gibi biriyim ne de benden istenilen gibi. Böyle gepgeniş bir mekanda zamanın en yavaş aktığı bir anda sıkışmış kalmış gibiyim. Onca genişlik ruhumu sıkıyor. Göğüs kafesimin üstünde basınç, boğazımda da bir yumru varmış gibi. Kafam presleniyor, sanki kussam içimdekilerin hepsi ama hepsi gidecekmiş gibi. Değişik bir duygu. Midem içi ağzına kadar dolu bir kese gibi, karnımda tuhaf bir ağrı var. Elim kolum ağırlaştıkça ağırlaşıyor taşıyamıyorum. Kalbimden bahsetmeme gerek yok sanırım.

İtiraf etmek gerekirse; tellidetay, seni gözden çıkaralı epey olmuştu. Artık burada yazmayacaktım. Nedenlerini boş ver. Hatta geçenlerde yeni bir blog bile aldım ama ona da yazamadım. Bir kez daha anladım ki sorun sende değil bendeymiş.

Şimdi bu yazıyı niye yazıyorum, bir daha gelir yazar mıyım inan hiç bilmiyorum. Yazdım yayınlar mıyım o konuda da fikrim yok ama şuna eminim eğer yayınlarsam sayısını bilmediğim defa pişman olacağım. Ve yine sayısını bilmediğim defa iyi ki yazmışım diyeceğim. Bu ikilemler beni çok yoruyor. Çabuk karar alan insanlara imreniyorum. Kararsızlık ruhumu kemiriyor.

Hani Necip Fazıl diyor ya ben mişim kendime en büyük ceza diye. Hah işte tam olarak bende de durum aynı. Bilemiyorum belli yaştan sonra şair olunulabiliyor mu ama şair olursam derdimi anlatma konusunda rahat edecekmişim gibi geliyor.

Sahip olduğum fikirler ve yaşantım arasındaki derin uçurumdan sana seslenmek istedim. Umarım sesim sana ulaşmıştır.

Allah’a emanet ol.

Gazze

gazze

O zamanlar küçüktüm anlamıyordum, büyüdüm anladım ve hesap sordum büyüklerime: “Bütün bunlar olurken siz ne yapıyordunuz?”

Şimdi büyüyen benim yarın çıkıp bugünün küçüğü “Bütün bunlar olurken sen ne yapıyordun?” derse ne yapacağım hiç bilmiyorum…

Toplum Aynası

Etiketler

,

İnsan bazen belki de çoğu zaman diğerlerinin kendi hakkında ne düşündüğünü merak eder. İzlenimlerinden, duyumlarından, çıkarımlarından oluşturduğu toplum aynasının karşısına geçer ve boydan bir yansımasını alır, inceler.

İşte böyle zamanlarda toplumun bakış aynasının karşısına geçmemle yansımamla ilgili aklıma onlarca sorunun düşmesi aynı küçük bir anı paylaşıyor. Tabii sorularla beraber yüzüm de düşüyor.

Aynada görüyorum ki; şunlar hakkımda şöyle şöyle düşünüyor, bunlar böyle böyle, ötekiler de öyle öyle… Üzülmeden de düşünmeden de edemiyorum: Neden hakkımda benimle örtüşmediğine inandığım şeyleri düşünüyorlar? Bu sorunun yanıtını bulmam zor.

Şunlar zaten hep yargısız infaz yaparlar. Bunlar önyargılıdır. Ötekiler de üstlerine vazife olmadan konuşurlar. Deyip işin içinden çıkabildiğim zamanlar da oluyor bu kadar insan yanılıyor olamaz dediğim zamanlar da.

Nasıl düşünürsem düşüneyim bulduğum cevaplar beni gerçeğin kıyısından bir kulaç daha uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Büyük bir yanılsama bu.

Çünkü, odaklanmam gereken başkalarının benim hakkımda neden böyle düşündüğü değil başkalarının benim hakkında neden böyle düşündüğünü düşünmem. :) Biraz karışık oldu, kabul. Yani asıl sorun benim toplum algımda.

Örneklersem; herkesin hakkımda kötü -sonuç olarak değil eylemsel- düşündüğünü düşünüyorsam bir başka bakışla herkesin kötü düşünen kişiler olduğunu da düşünüyorum demektir.

Ya toplum diyerek genellediğim çevrem gerçekten kötü -sonuç ve eylemsel olarak- düşünen gudubet kimseler ya da ben masum insanları gudubetleştiriyorum. Her ikisi de korkunç! Suizan, kul hakkı… Sonuç olarak her halükarda bu işin sonu hiç iyi bir yere çıkmıyor.

Ne başında ne sonunda hiç bir hayır bulunmayan bu mesele bunca yıldır zihnimi meşgul etmesi… Bu satırları yazarken yine de tam tatmin olmuş değil bir Ama deyişi var ki bir duysanız…

İçini boşaltınca bir kabın yerine yenisini doldurmak lazım:

Bana başkalarının benim hakkında ne düşündüğünü düşünmem lazım değil -Trabzon ağzıyla-, enerjimi başkalarının benim üzerimdeki hakları üzerine yoğunlaştırsam daha iyi olacak galiba.

Yargısız infaz yapan şunları en son ne zaman arayıp hallerini hatırlarını sordum ki

Cubeyr bin Mut’im (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):‘Akrabalık bağlarını kesip koparan kimse Cennete giremez’ buyurdu.”Buhari, Müslim

Önyargılı olan bunların kapılarını en son ne zaman tıklattım ki

Enes bin Malik (Radiyallahu Anh)’den rivayetle:Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :“Kulun kalbi dosdoğru olmadıkça imanı doğru olmaz. Dili doğru olmadıkça da kalbi doğru olmaz. Komşusu şerrinden emin olmadıkça cennete giremez.” buyurdu.(Ahmed b. Hanbel, İbn Ebi’d-Dünya)

Üstlerine vazife olmadan konuşan ötekileri ne zaman hayırla andım ki:

Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):‘Su-i zandan çekininiz. Çünkü su-i zan sözlerin en yalanıdır. Birbirinizin eksikliğini görmeye ve işitmeye çalışmayınız. Birbirinizin özel hayatını araştırmayınız. Menfaatte bencillik yapmayınız. Hasetleşmeyiniz. Birbirinize nefret etmeyiniz. Birbirinize arka dönmeyiniz. Ey Allah’ın kulları! Hepiniz kardeşler olunuz’ buyurdu.”Müslim

Tüm bunlar; enerjimi de düşüncemi de üzerlerinde yoğunlaştırmamı daha çok hak ediyor.

“Zannın çoğundan kaçının çünkü zannın bir kısmı günahtır.” (Hucurat, 49/12) 

Geriye tek bir yol kalıyor: Hicret. Eski yanlış düşünce ve tavırdan doğrusuna… Ve bir de dua:

Fatiha

İyi Yiyin Sonra Acıkırsınız!

Etiketler

, ,

Yalanı Terketmemek

Bugün Ramazan’ın 9. günü ilk 10 gün bitmek üzere, yine çok hızlı geçiyor günler.

Bizler Ramazan’da açların susuzların halini anlamaya çalışıyoruz. İftar yaklaştıkça hazır sofralar ve yemek kokularının oluşturduğu vecd haliyle halimize şükredip kalbimizi teskin ediyoruz. Ama her sahurda açlık ve susuzlukla korkutuluyoruz ya da bizzat kendimiz başkalarını korkutuyoruz. “İyi ye yarın acıkma“, “Su iç susama” söyleniş biçimleri değişse de cümlelerin ihtivası hep aynı.

Açlık nasıl bir şey ki böylesine çekiniyoruz ondan. Açların halini anlamak için bile aç kalmaya niyetimiz yok gibi. Bilinmeyen, esrarengiz ve hatta korkunç bir duygu durumu herhalde. Etrafında çimenlik olan ve o çimenliği az ötede başlayan ormandan ayıran çitle çevrili bir ev düşünelim. O evin annesi çocuğuna şunu söylüyor sürekli: “Çitten dışarı çıkma, kaybolursun” Ne var o çitin ardında? Bilmiyoruz, çünkü korku merak duygumuzu örseledi ve artık kalbimizde tek egemen güç o. Çitten dışarı çıkan kaybolur. Ama her gün çitten çıkıp işe giden baba nasıl her akşam evin yolunu buluyor?

ACIKMA! Emir net. Acıkmak kötü bir şey olmalı. Bütün dünyayı özellikle Afrikayı dolaşsa bile bize uğramamalı. Aç kalmak… Orucun aç kalmak olduğunu bize kim öğretti? İftar yaklaştıkça birbirimize aynı soruyu soruyoruz: “Acıktın mı? “ Kabul edelim açları anlamak istemiyoruz. Hele de mükellef bir sofra karşımızda dururken… Kaç aç böyle bir sofrayla doyuruyor karnını. Yine yakalandık. Riyakarlığımız yine çalındı yüzümüze. Bir Ramazan boyunca Peygamber aleyhisselamın sofrasına benzer sofra kurmaya kaç kişiyi ikna edebilir, kaç misafiri bu sofrada ağırlayabiliriz?

Acıktıkça mutlu olsak mesela. Nefsimizin inadına şöyle kebaplı yemek programları izleyip sonra oturup bir ay boyunca aynı çorbayı bir parça kuru ekmekle içip kalksak sofradan. Artık canımıza tak etse aç yatmak ve yatağımızda içli içli ağlasak açlıktan. Ya da tam gönlümüze göre olan bir sofradan her seferinde karnımız doymadan kalksak. Asla birinci durumdan daha az nitelikli bir iş yapmış olmayız.

Susuz kalanları anlamak için bile susuz kalmaya niyetimiz yok. Oysa biliyoruz ki öldüğümüzde elinde bir tasla gelecek şeytan üstelik biz dünyadakine benzemeyen şiddette susuzluktan kavruluyorken. Susuzluk iyi değil ama korkunç da değil. Şöyle desek daha iyi olmaz mı: “Bizler susuzluktan korkmayız, susuzluk korkunç bir şey değil haram bir içeceği içmek asıl korkulması gereken.

Bir insan açlığa ve susuzluğa ne kadar dayanır bilmiyorum ama aç ve susuz kalma fikrine 18 saat bile dayanamıyor.

Ramazan Çıkarımı

Etiketler

Ramazan Geldiğinde

11 aydır sevinçle beklediğim/iz Ramazan’a kavuşmak nasip oldu Elhamdülillah. Ramazan’ı idrak ediyor olabilmenin mutluluğu bile şükür sebebi.

Benim de kendi çapımda Ramazan planlarım var ama hayata geçirmenin bu kadar zor olacağını hiç tahmin etmemiştim. Yıl boyunca başaramadığım her iş için Ramazan’a sığındım. Ramazan’ın bereketiyle hallederim diye düşündüm ama şu an çok vahim durumdayım.

Şeytanların zincire vurulduğu hakkında sahih hadisler varken suçu şeytanlara da atamıyorum. Karşımda suçlu olarak benden bir parça olan nefsim duruyor; aslında en büyük suç 1 sene boyunca nefsini şımartıp semirtip sonra buralara gelip ağlayan bende.

Çok uyuyorum Ramazan’da düzeleceğim dediğim andan itibaren uyku miktarım artmaya başladı. Yapmayı düşündüklerim beni zorladı herhalde azaltayım dedim azalttım bu sefer az halini de yapamaz oldum. N’oluyor? Haayırdır? Bu ne şımarıklık bu ne serkeşlik bu ne terbiyesizlik bu ne gafillik bu ne…

İyi! ben bir sene boyunca gönlümde Ramazan hayali kurayım sonra da böyle elim böğrümde acılar içinde kalayım. Yok, başka bir şey olsa amaaan bana ne der geçerim ama Ramazan başka o nefis ya terbiye olacak ya terbiye olacak. Ete kemiğe bürünse eminim iğrenç, çirkin bir şey olur. Dayak yedikçe azan şımarık veletler gibi içimde zırlayıp duruyor. Şimdi Kur’an okuma, kazalarını birazdan kılarsın, yaa canım kitap okumak istemiyor, lallalallallaal, tıtııtırıtrııtrıtı, vırvırvırvır, zırzırzır, o tesbihi yan yatarken çek de ayette bahsedilenler gibi ol, şimdi oturalım bak yelkovan 3’e gelince söz kalkacağız, abdestin yok Riyazüs Salihin okuyamazsın, sahurda dua et daha etkili olur… Ben seni atom altı parçacıklarına kadar yolarım, kes sesini ve itaat et demek istiyorum ama kendimi boş boş otururken ya da uyurken buluyorum. Ama yooook ben bu oyunu Allah’ın izniyle bozarım.

Ramazan olmasa kapılıp giderdim ama 1 Ramazan ayı geçirip de hala böyle kalırsam demek ki ben nasipsiz, gözden çıkarılabilecek, gaflet ehli biriyim demektir. Yok yok böyle olmaktansa, cümlenin devamını getirmeye gücüm yetmedi.

Nefisle mücadele en zor cihat biliyorum, çok yenilgilerim var farkındayım, ama arkama Ramazan ayını almışken başaramazsam hiç başaramam. Bu Ramazan çok farklı olacak. :)

Allah’a emanet olun, herkese hayırlı Ramazanlar. Sizler için de dua edeceğim inşaallah. Dualarınızda beni de unutmayın. Bayramda güzel haberlerimi size vermek için sabırsızlanıyorum. Rabbim hepimizin yar ve yardımcısı olsun.

Gazamız mübarek olsun. :) Tekbir Allahu-ekber :)

Bu arada  buradan 2 sene önce Ramazan ayı için hazırladığımız hadis görsellerine ulaşabilirsiniz.

Yorum

Bir blogcunun en önemli motive kaynağı büyük bir ihtimalle okuyucu yorumlarıdır.

Geçenlerde bir blogcu hiti yükselmesine karşın yorumlarındaki düşüş nedeniyle bloğunu silmeyi düşündüğünü ama sonradan vaz geçip yazmayı bıraktığını açıklamıştı. Mesela ben de o blogu takip ediyordum hatta yazarına maille soru bile sormuştum ama yazılarına yorum yapmak hiç aklıma gelmemişti. İşte öyle açıklama yapınca acayip vicdan azabı hissettim. Ama tabi gidip onu bile yorum olarak yazmadım. Sonra fark ettim ki takip ettiğim hiç bir bloga yorum bırakmıyorum. Yazıyı, yorumları okuyor kendi fikrimi içimden ya da sesli olarak söyleyip geçiyorum.

Kendi yazdıklarımı düşünüyorum. Yorum almak güzel gerçekten. Ama yorum almayınca da pek içerlemiyorum. Kişi kendinden bilir işi hesabı. Ya da eden bulur mu desek?

Böyle böyle düşünürken bir gün okuduğum her yazıya yorum yapacağım diye karar aldım. İki yorumdan sonra ee ne çok konuştum deyip sustum. Otokontrol böyle bir şey işte.

Neyse. Sonuç olarak yorum yapmak da güzel almak da. Çok fazla bir beklentiye girip takılmamak lazım.

Okuyup yorum yapmadığım, okuyucularından yorum bekleyen tüm blogculardan özür dilerim. O da olur zamanla. diye umut ediyorum