Erteleme Bulma Dünyası

Ramazan’a bir gün kaldı. Hatta kalmadı bile. Bu gece sahura kalkıyoruz.

Çoooook heyecanlıyım. Bu sene Ramazan’ı inşaallah en güzel şekilde değerlendirmek istiyorumla başlayan Ramazan programı hazırlama girişimim tam olarak başladıktan yarım saat sonra son buldu. Bittiğinden değil. Aşırı yoğunluktan sistem kilitlendi.

Masanın başına oturup Ramazan’da yapmak istediklerimi yazmaya başlayınca bir an kendimi seçimden galip çıkan belediye başkanı gibi hissettim. Kapımın önü vaatlerimi hatırlatmak için yılın dört bir yanından çıkıp gelen “Hıım, bunu Ramazan’da yaparım” diye ertelendiğini iddia eden planlarla doluydu.

Kuyruğun başından sonuna tebdili kıyafetle ulaştığımda unuttuğumu bile hatırlayamadığım bir çok vaadimle karşılaştım.

Neyse ki bir kısmını bir sonraki aya zorla da olsa ertelemeyi başardım. Ama geri kalan çoğunluğun hakkından nasıl geleceğim bilemiyorum.

Hatta kimisine bakıp “Seni niye ertelemişim ki, hem de Ramazan’a?” diye uzun uzun düşündüm. Cevap bulamadım. Nefes alıp vermek gibi hayati olayların otonom dolayısıyla ertelenemez olmasına şükredebildim sadece.

Bu kadar şeyi nasıl bir düzene oturtup, üstesinden nasıl geleceğim? Her şeyi ne diye Ramazan’da yaparım diye ertelemişim? Çok stresliyim. Açlık, susuzluk, sıcak, nem, uykusuzluk zerre umrumda değil. Beni en çok ertelemek yoruyor. :'(

 

 

Reklamlar

2015

Sadece gözüm bir an bilgisayardaki tarihe takıldı. İstemsizce 2015’i asal çarpanlarına ayırdım. Ne yalan söyleyeyim işlem uzayacak falan sanıyordum. Hatta acaba çarpanları 12’den fazla mıdır diye de düşündüm o arada. Ama çabuk bitti. Vaay dedim 2015 bu kadarcık mıydın?

2015= 5*403= 5*13*31

13, 31 gibi simetrik iki asal sayının çarpımı olması münasebetiyle 403 sayısı da güzelmiş bu arada.

2015’in asal çarpanlarının toplamı 13+31+5=49

Ooo 49 kendi içinde tutarlı olması münasebetiyle sevdiğim bir sayıdır. Şöyle ki; hem kendisi hem de kendisini oluşturan rakamlar tam kare olmakla kalmıyor karekökleri de birer asal sayı, hemi de ardışık.

4=2*2

9=3*3

49=7*7

2015’i iki parçaya ayırırsak 20 15, bunlar da 5’in tam katları.

20=2*2*5=4*5      15=3*5

2015 in ilk ve son rakamını yan yana gelmesiyle oluşan 25

2gün önce göz kırptı. Aşk olsun bilinçaltım, artık bir çok firmanın yaptığı gençlik indirimlerinden yararlanamayacak ilk yaşa girmiş olmamı böyle bir anda limon gibi hatırlatmasan olmuyordu.

daha fazla devam edemiyeceğim, tadım kaçtı. hıh

Hep derim bu hallerim Trabzon’un havalarından diye… Sabah sisli, öğlen güneşli, akşama doğru yağmurlu. Bir gün öncesi kış soğuğu, bir gün sonrası yaz sıcağı… Yağmur güneş, gri bulutlar beyaz bulutlar, gri gökyüzü mavi gökyüzü, hep güneş hiç güneş, kapkara deniz masmavi deniz, hırçın deniz sakin deniz, rüzgarlar dupduru havalar…

Özneyi Trabzon değil Faesko yapalım. İşte ben, memnum oldum…

Sanırım uzun zamandır niye yazmadığımın cevabı olabilir bu satırlar.

Şimdi niye yazdığıma gelirsek,

gelmeyelim daha vakti var.

Bugün Recep ayının 1’i. Mutlu olmak için yetmez mi? Yetmeli… İçimizin karamsar yanını içimizden atabilseydik Recep ayının 1’i bize çok şey çağrıştırabilir ve bizi mutlu etmeye yetebilirdi.

İçimizin karamsar yanı hangi tarafa kalır? Denizi arkana al 200 metre git oradan birilerine tekrar sorarsın. Tabi ya, denizi arkamıza aldığımız için bütün bunlar. Denizi arkamıza alınca yüzümüzü neye dönmüş oluruz?

Benim yüzümden, yüzümden yüz çevirdim! Gitmek istemek benim de peşimi bırakmayan şımarık bir istek… Kalbimde hiç görmediğim ve bilmediğim coğrafyaların sevgisini taşıyorum. Tüm yorgun hissedişlerime rağmen gitmeye ayrılmış özel bir son takatim var gibi. Gibi… Ah! şu emin olamayış…

Yunus (as)’ın kıssası da olmasa neyle teskin ederdim kalbimi? Olmuyor deyip tutulduğum her gitme hevesimde ve ardından yaşadığım pişmanlıkta sığındığım bu liman bir tek kalbimi değil aklımı da koruyor.

İnsan kendini bırakıp da gidemiyorsa gitmek neye yarar demişsem de gitme hevesinden geçemedim. Her gitme hevesim depreştiğinde uzun mülahazalar sonunda söz yine bende düğümlenmiş ve gitme değil kaçma hevesinde olduğum konusunda kendimle hemfikir olmuşluğumun sertçe yüzüme çarpılmasından Yunus (as)’ın kıssasıyla kurtulmuşumdur.

Gitmek ya da gerçekçi bir ifadeyle kaçma isteği insani bir dürtü besbelli. Yanında kalbi sıkıştıran, nefesi sıklaştıran, aklı karıştıran öfke barındırdığını inkar edemeyiz.

Gitmek isteyenleri ayıplamak olmaz. Gitmekle daha iyi olunacağı hevesi yakamızı bıraksa gitmek hevesinde olmadığımızı da göreceğiz. Kendimize kızıp gidecek yerimizin olmayışı şu dünya hayatının en zorlu yanlarından biri. İçimizde çırpınan o şey… Adı ne onun? Bir Yunus’un karanlık karnına sıkışmış gibi çırpınıp duran ve göğüs kafesimizi yumruklayan…

Ben bir dua biliyorum. Daha önce bundan daha zorunu yaşamışın duası. Asla kaçılamayacaktan kaçamayanın duası. Kabul edilmiş bir tövbenin duası. Sıkıntıdan felaha kavuşanın duası.

Yunus (as)'ın duasıMeali: “(Allah’ım) Senden başka ilah yoktur, seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum”

Son olarak;

“Allah’ım Recep ve Şaban’ı bize mübarek kıl. Bizi Ramazan’a ulaştır.” Amin

 

Gözlük-Pelerin

Mart soğuğu bazen Aralığın soğuğuna rahmet okutur buralarda. Fakat ne olursa olsun soğuklar, sisler ilkbaharın gelmesine engel değil.

İlkbahar hep umudu çağrıştırıyor, yeniden doğuşu, toparlanışı, uyanışı… İnsan, bir sabah her gün geçtiği yollarda kır çiçekleriyle karşılaşınca bahara aralıyor gözlerini. Sonraki sabahlar çiçeklerin çeşidi, yaprakların yeşili arttıkça uyanmaya başlıyor, bahara.

Toprağın ısınışı, toprağın uyanışı ilkbahara denk gelirken topraktan mamul insanın uyanışı hangi mevsime denk geliyor?

Beşeri ilişkilerde özellikle -münakaşaya dönüşenlerinde- ne kadar “Acaba kalp kırdım mı?” diye düşünse de insan, lafın sonu hep “Ama ben haklıydım”a varıyor. İnsanlık olarak Haklarımızın peşinde koşarken çiğnediğimiz Hukukları nereye sığdıracağız bilemiyorum. Haklılığımıza peşin inancımızı ve girdiğimiz onca hakkı… Kırdığımız kalpler ve en çok da kendi kalbimiz…

Bir gün kalbim beni terk edecek diye çok korkuyorum. “Yokmuşum gibi davranmandan yoruldum artık”, deyip çekip gitmesi ihtimali  hüznümü dağlıyor. En çok da gittiğinin farkına varamamaktan ürküyorum, varlığını çoğu zaman unutuşum gibi. Kalbim; derinlerde, dipsiz bir diplikte yaşayan kalbim. Hüsranıma umarsızca seyirci kalan kalbim. Kalbim, sen benim misin?

Pelerin ve gözlük. Bu da nesi? Superman işte; pelerin ve gözlük. Yalan yok çizgifilmini küçükken hiç sevmezdim, 2-3 bölüm ya izlemeşimdir ya da izlememişimdir. Filmini de izlemedim, tarzım değil, itici buluyorum. Fakat supermani herkes tanır. Hani normalde kendi halinde, etliye sütlüye karışmayan bir tip, gözlük bu tipi sembolize ediyor. Kostümü giyince, zalimin düşmanı mazlumun dostu, pelerin de bu tipi sembolize ediyor.

İşte, gözlükken işler tıkırında. Fakat pelerini sırtıma geçirdiğim an işler rayından çıkıyor. Vay efendim, nasıl bunu dersin, nasıl bunu yaparsın, öyleydi de böyleydi. Düşündüm, düşünüyorum bu meseleyi. Artık bıçak kemiğe dayandı. Ya gözlük olup, görmezden geleceğim ya da pelerin olup gerçeği çatır çatır savunacağım. Yok, en güzeli; pelerinliyken gözlük takmak. Bunu sevdim.

Duyuşsal meseleleri genelde somutlaştırmadan anlatamıyorum, üzgünüm. Saçma somutlaştırmalarım için iki kere üzgünüm.

Bu dünyadan giderken doyamadığımız yegane şey zaman olacakmış gibi. Zaman, hakkında cümle kurmaya bile fırsat vermeden eskiyen aynı zamanda her an yenilenen… Ve;

 

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla

1-2. Asra[1] yemin olsun ki muhakkak insan kesin bir ziyan içindedir.

3. Ancak iman edip de sâlih (sevaplı) amel (ve hareket)lerde bulunanlar, hem de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariçtir (onlar ziyandan kurtulmuşlardır).

[1] Yüksek fazîletleri dolayısıyla ikindi namazına, yahut Peygamberimiz’in asrı olan saadet çağına veyahut da dehre (sürekli zaman) (Beydâvî; Celâleyn). buradan

(Ashâb-ı kirâm bu sûreyi okumadan birbirlerinden ayrılmazlardı. Hakkı tavsiyede iyiyi, doğruyu ve tevhidi; sabrı tavsiyede ise ibadetlere devamı, nefse uymamayı ve ilâhî imtihanlara katlanmayı tavsiye vardır. İmam Şâfiî şöyle der: “Kur’an’da başka hiçbir sûre nâzil olmasaydı, şu kısacık sûre bile insanların dünya ve âhiret saadetini temine yeterdi.”)

Kalbime; ben bunları boş yere yazmadım.

Uzaklardan

Geçen hafta Nuri PAKDİL kitap fuarı münasebetiyle Trabzon’daydı ve biz de söyleşisindeydik.

Tamam, itiraf ediyorum. Yedi Güzel Adam’la tanıdım Nuri PAKDİL’i. Bir itiraf daha; geçen haftaya kadar hiçbir kitabını okumamıştım.

Fakat söyleyişi çok güzeldi. Kınamalara, dışlamalara ve yaşadığı bir çok zorluğa rağmen dik duran bir insanı kanlı canlı görmek insana çok farklı duygular yaşatıyor.

İnşaAllah söyleşiyi ayrı bir başlık halinde yazacağım. Şimdi başka şeyler söylemek istiyorum.

Üniversite son sınıfta garip şeyler yaşadım. Bilemiyorum, sanki böyle şeyler olmasaydı Cumhuriyet’in kuruluşundan belki de Tanzimat’tan beri süre gelen bazı hadiseleri anlayamacaktım gibi. En azından şimdi 70lerdeki ve 80lerdeki olaylara daha empatili bir gözle bakabiliyorum. Her neyse mevzu bu değil. İşte bu garip şeyleri yaşarken hep akıl danışabileceğim ve fikirlerine tam anlamıyla güvenemediğim bir büyüğüm olmadığına üzülürdüm.

Sonra bu açığın nispeten güzel insanların kitaplarıyla doldurulabileceğini öğrendim. Şimdilerdeyse benden asırlar önce yaşamış hocalarım yazdıklarıyla yoluma ışık tutuyorlar. Ve benden çok uzaklarda yaşayan videolarıyla fikir dünyamı zenginleştiren hocalarım var.

Ve ben hepsini Allah rızası için çok seviyorum. Böyle zamanlarda tüm zayıflığıma rağmen büyük şeyler düşlüyorum.

Bu mim burada dursun

Trabzon’da havalar yine: “Kar yağsa aslında bu kadar soğuk olmaz.” tespitlerinin karşılıklı yinelendiği sıcaklıklarda.

Henüz hiç fotoğrafını çekmediğim bu yüzden bu yazıda arz-ı endam edemeyecek olan yeni oda arkadaşımız siyah dut fidanı, ağzımız sulanarak olgunlaşmasını beklediğimiz meyvelerini teker teker dallarından köklerine doğru ihraç ediyor. Ama, neden? Oksijenimizi, ışığımızı, odamızı paylaştığımız dut fidanıyla bu akşam bu konuyu eni konu tartışmaya açtık. Biz söyledik o dinledi. Ona içinde bulunduğumuz mutualist yaşam biçimini izah ederek, karşılıklı faydalanmanın en üst düzeyde olması için meyvelerini mümkün olduğunca iyi muhafaza etmesi gerektiğini bu sayede bizim ona karşı iyi tutumumuzun katlanarak artacağını, aksi durumda da iyi tutumuzun katlanarak azalacağını hatırlatarak önce bilimsel sonra edebi sonra da gayet gayri edebi bir biçimde alenen tehdit ederek konuşmamızı bitirdik. Bakalım, bu konu üzerinde düşünmek istediğini cevabını sonraki günlerde vereceğini falan söyledi. Cevabını da meyveleriyle verecekmiş. Eğer cevabı olumluysa meyveleri git gide siyahlaşacakmış olumsuzsa zaten anlarmışız. Yani, bizi direk muhatap almaması diplomatik açıdan kırıcı olsa da sırf meyvelerinin tadı bozulmasın diye ses çıkarmadık.

Bir de bugün tarçınlı çay içtim. Şöyle ki açık demlediğimiz siyah çaya tarçın ekliyoruz ama hangi aşamada olduğunu bilemiyorum. Bardağa boşalttığımız çayın içine fındık ve ceviz parçaları koyuyoruz. Şekerle tatlandırdığımız çay içilmeye hazır. Ve bir kez daha fark ettim ki tarçın en sevdiğim baharatlar listesinin zirvesinde olmayı gerçekten hak ediyor. Hem tatlı ve bence hafiften bir karabiber acılığı var hem de tuzlulara uyumlu kokusu da güzel.

Ve bu arada kuşlar uçarken gerçekten M gibi gözüküyorlar. Acaba, resim yeteneğimin sıfırın altında olmasından -yeteneksiz demeyelim şimdi- dolayı mı yıllardır kuşları M gibi çizmenin mantığını anlayamadım yoksa gözlem yeteneğim de mi kıt?

Eveeeeet, eskiye hafiften nazire yapmak suretiyle havalardan, canlılardan, beş duyuya hitap eden konulardan yaptığım ağır(!) girizgahtan sonra asıl mevzuya gelebilirim sanırım.

Uzuuuun zamandır “kabullenmek” üzerine düşünüyordum. Anlamaya çalışıyordum da denebilir. Bugün yarısından sonrasında izlemeye dahil olduğum bir filmde -sanırım faesko hakkında bir şeyler yazacak- geçen bir sahne üzerine tekrar aklıma geldi. Düşünce taslaklarım en son sanırım kabullenmek= özgürleşmek gibi bir noktaya gelmişti.

Kabullendiğim anda huzur vereceklerle kabullenmekten vaz geçtiğim anda huzura ereceklerim arasındaki tercihimi doğrultmaya başladığım an işte o an muazzam şeyler hissedeceğime eminim.

İşte bu doğrultma için; elinin tersiyle itip, elinin güvencesiyle biat etmek için ihtiyaç duyumsanan şey ne? Cesaret mi, teslimiyet mi, sadakat mi?.. Bilemiyorum. Eksik parçayı ararken yapbozun bütünlüğünü hiç kavrayamamak endişesi…

Özgürleşmek, hür olmak… İnkardan ikrara, ikrardan inkara… İnkar ve ikrar nispetinde bir hür olmak düşüncesi…

 Tam bu noktaya bir mim koyuyorum.

Unutmak

Yazmayalı uzun zaman olmuş, az daha yazıyordum, yazayazdım, yazmadım, yazamadım vb.  temalı giriş cümlelerine bu blogda fazlaca rastlanılır oldu. Bu gidişatı hiç beğenmiyorum. Benden söylemesi…

Kar bir kez daha göründü buralarda. Öyle uzun uzadıya kalmaya pek niyeti yokmuş gibiydi, ayak üstü sohbet eder gibi bir hali vardı, zaten ocakta da yemeği mi varmış ne. Sizin anlayacağınız bir göründü pir kayboldu. Havalar soğuk, sular soğuk, toprak soğuk buralarda

topraktan mamul insan daha bir soğuk, bugünlerde…

İnsan bazen unutmak istediği şeyler yaşar bazen de yaşamak istediği şeyleri unutur. Tamam, yaşadığı bazı şeyleri unutmak istemek yaygın bir hissiyat. Olabilir, bazen her şey yolunda gitmeyebilir ve unutmak Allah’ın büyük bir nimeti olur bu zamanlarda.

Bu normal. Peki insan yaşamak istediği şeyi nasıl unutur? diye sorabilirsin haklı olarak.

Ben de kaç zamandır tam olarak bu sorunun peşindeyim.

Hakikaten insan nasıl olur da yaşamak istediği şeyi unutur, yani hayallerini, amaçlarını, kendini. Kendini de unutur demem pek şaşırtıcı olmasa gerek. Zira yaşama eylemini unutmak yaşama eylemini gerçekleştirecek kişiyi de kapsıyor. Yaşayacağını unutan bir sonraki anından gaflet içindeyken sonraki zamanların şimdiki ve geçmiş zamana dönüştüğü dilimde kişi yaşamını yaşamanın farkında olmadan devam ettiriyor demektir. Yaşamının farkında olmayan yaşarkenki halinin de farkında değildir ki buradan kendisinin de pek farkında olmadığını çıkarabiliriz.

Hülasa:

İnsan kendini unutur da neyi hatırlar da yaşar?

Yaşamak istediği şeyi yani var oluş amacını unutan başka neyi hatırlasa bu unutmayı telafi edebilir?

Diyorum ki kendime:

Bundan sonra kendini yaşamayı unuttuğun yerlerde ve şeylerde ara. Bulabilirsen de beni ara. Çünkü ben yaşamayı unuttuğum şeyleri de unutmuş gibiyim.

Sonra kalp hakkında düşünüyorum. Fakat kalbe gelince işler düşünmekle değil hissetmekle yürüyor, anlayana kadar epey zaman kaybediyorum. Hissetmek… Körün gözlerini parmak uçlarına indiren hadise. Başı tevazuyla öne indiren.

Bir kalbi diğer kalpten cesur yapan nedir? Kim cesurluğun tanımını daha iyi yapabilir ya da cesaret örneklerini daha iyi sıralayabilir diye sormuyorum. Diyorum ki kalp nasıl cesur olur? Cesur desinler diye değil belki de desinler diye. İşte bu ikilemlerden sıyrılan cesur değil de nedir ve nasıldır? Ve sonra hürriyet…

بن  دە  روحمده كی  ظلمتلری  ارتیق  قوغدم

ان  بویك  حصمم  اولان  یاس  نهایت  بوغدم

(Mehmet Akif Ersoy; Süleymaniye Kürsüsünde)

 

Nerde Kalmıştık?

Etiketler

,

kuru çiçek

Bu sefer ‘yeni yazı ekle’ sayfasını açtığımda içimde hüzün değil umut var. Daha doğrusu hüzne galebe çalmış bir umut… Beni hangi duygu esir alırsa alsın varlığından ümidini kesmediğim umudum…

Buraya bir  mim koymuş ve gitmiştim. Sanırım geri dönme zamanım geldi.

Eveeet, nerde kalmıştık? Oradan kalkalım. Haydi بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

Çiçak

Çiçaaak

Fotoşop değil alınteri :p Azıcık çapraz işledim, o sayılmasın ya…

Bugün Ekim’in ilk günü. Ayrıca Zilhicce ayındayız. Arefe günü, dua için çok kıymetli bir zaman. Trabzon’da hava güneşli.

Ayrıca bugün bir kuğunun gagalama tehlikesiyle karşı karşıya kaldım. Ayıp oldu yani. İnsan simit yediği eli gagalar mı? Öhüm, zaten ben O’na simit atmamıştım.

Üç kelimelik cümlelerle Yılmaz Özdil gibi oldum ya oldum mu ben şimdi?

Ya aslında bir şeyler yazacağım ama sonra. Biraz zaman ve düzen lazım.

Üstteki çiçek, geçen yazının sonuna ayarladığım fotoğraftı.

Her şeyin daha rahat olacağı güne kadar selametle…

Kafasını birçok zırvalıktan arındırmış, rahat insanlar (sakin, sükuna ermiş, huzurlu); hayranım size, gıptayla taktir ediyorum sizi, hala nesliniz tükenmediyse buradan size sesleniyorum: Başarınızın sırrı ne Allah aşkına?

Gökkuşağı

Etiketler

Yurdun genelinde durumlar nasıl bilemiyorum ama bir haftadır Trabzon her gün ıslak. Yağmura doyduk elhamdulillah. Bugün yağmur yağarken bulutlar önceki günlerin aksine güneşi perdelemedi. Eee tahmin ettiğiniz gibi birazdan gökyüzü rengarenk bir kuşakla çevrelendi. Aslında bir değil iki taneydiler de biri solmak üzereydi.

Uzun zamandır gördüğüm en canlı gökkuşağıydı ya bir fotoğrafını çekmesem olmazdı yani. Şemsiyeyi al, balkona çık, makineyi yağmurdan korumaya çalış, makineyi ayarla, kompozisyon belirle… derken gökkuşağının renkleri soluverdi. Sadece bir fotoğraf çekebildim. O da bir şeye benzemedi.

gökkuşağı

Neyse, en azından ikinci gökkuşağı da biraz belli oluyor.

Kısacası ne gökkuşağını izleyebildim ne de renklerini kayıt altına alabildim. :/

Sonra düşündüm de… Acaba gökkuşağının bilgisine sahip olmadan gökkuşağını ilk kez görsem işte o an, ne olurdu? Yağmurlu bir günde birden başını yukarı kaldırıyorsun ve tam orda renkli bir şeyler var. Halüsinasyon görüyorum sanardım kesin. Şaşkınlık, şok falan derken hayran hayran izlerdim mutlaka. Vaay, keşke bana hiç gökkuşağını öğretmeselermiş.

Böyle şeyler insanı Allah’a karşı daha bir mahçup hissettiriyor. Sanki sizin için her şeyi ayarlamış birinin evinde yatılı misafir olmak gibi. Her ayrıntı düşünülmüş hatta extralar bile. Yağmurla güneşin buluşmasından doğan bu güzel eser… Nasıl estetik, nasıl güzel…

Tam yazının sonuna başka bir fotoğraf ayarlamıştım ki kaydederken uzantısını bozmuşum şimdi baştan da yapamam neyse sonraya. Bu yazıyı da böyle bitirelim…